Işıklı Pencereler ve Görmediğimiz Çocuklar
Sabahın altısında uyandım.
Ezan çoktan okunmuştu. Şehir hâlâ ayaktaydı; ışıklar sönmemiş, arabalar aceleyle birbirini kovalamaya devam ediyordu.
Gökyüzü tam aydınlanmamıştı ama karanlık da değildi. İnsan ruhu gibi… Ne tam gece, ne tam sabah.
İçimde garip bir his vardı. Çocuksu bir özlem.Adını koyamadığım, kelimelere sığdıramadığım bir şey.
Kendi kendime sordum:
“Ne özlüyorsun?”
Bir insan bazen neyi özlediğini bilmeden özler mi?Evet, bilmeden de özlenir. Çünkü bazı hislerin adı yoktur; sadece kalpte bir ağırlık, gözde hafif bir buğu olarak dururlar.
Zaman su gibi akıp giderken, ben ellerimle o suyu tutmaya çalışmışım sanki.
Tutamamışım.
Avuçlarımın arasından kayıp giden şey sadece zaman değilmiş; belki de eski bir saflık, eski bir duyarlılık, eski bir “biz” duygusuymuş Pencereden dışarı baktım. Şehrin her yanı ışıklarla doluydu. Işık çoktu ama içim nedense aydınlık değildi.
Uğuldayarak geçen arabalar, bir yerlere yetişme telaşındaki insanlar… Herkes ya geç kalmış ya da bir şeye yetişmeye çalışıyordu. Ben ise o ışıklı pencereden bakan biriydim sadece.
Sıcak bir evde, güvenli bir odada.Tam o sırada gözüm sokağa takıldı.
Üç çocuk yürüyordu.
Üstleri başları yıpranmış, hava hafif soğuk. Küçük elleri buz gibiydi. Ellerini dudaklarına götürüp nefesleriyle ısıtmaya çalışıyorlardı. En küçük olan arada diğerine bakıyor, sanki “üşüdüm” demek ister gibi gözlerini kaldırıyordu.
Ama ağlamıyordu. Belki de ağlamayı çoktan bırakmıştı.
O yüzlerde masumiyet vardı. Ama o masumiyetin altında erken büyümüş bir hayatın gölgesi… Çocuklukları aceleye gelmişti.
Oyun oynaması gereken yaşta, hayatta kalmayı öğrenmişlerdi.
İşte o an içimdeki hissin adını buldum.
Ben çocukluğu özlemiyordum sadece.
Ben insanlığı özlüyordum.O sokakta yürüyen sadece üç çocuk değildi. O sokakta yürüyen, bizim görmezden geldiğimiz gerçeklerdi.
Yardıma ihtiyacı olan nice insan var. Ama biz çoğu zaman sıcak yatağımızdan uyanır uyanmaz kahveye, çaya, telefona dalıyoruz. Gün başlıyor ve biz kendi küçük telaşlarımızın içine kapanıyoruz.
Belki sen de şu an bunu okurken sıcak bir yerde oturuyorsun.
Belki elinde kahven var.
Belki bir an durup düşündün… ya da belki hiç düşünmedin.
Suçlamak için söylemiyorum.
Çünkü ben de senin gibiyim.
Ben de çoğu zaman görmemeyi seçtim.
Çünkü görmek ağırdır.
Görmek sorumluluk getirir.“Ne yapabilirim ki?” diyoruz.
“Çoğu zaten sahte.” diyoruz.
“Geçen birini gördüm, yardım topluyordu ama sonra AVM’den çıktı.” diyoruz.
Bir insanın bir insana yaptığı en büyük kötülük belki de ön yargıdır.
Birkaç sahte hikâye yüzünden gerçek ihtiyaç sahiplerini yok saymak… Bir hatayı genelleştirip onlarca masumu görmezden gelmek…
Ama şunu hiç düşündük mü?
Ya gerçekten ihtiyacı varsa?
Ya o çocuk gerçekten üşüyorsa?
Ön yargı, vicdanın üstüne çekilmiş kalın bir perde gibidir.
O perdeyi bir kere kapattık mı, artık ışık içeri girmez. Ve biz ışığın dışarıda olduğunu sanırız.Peki insan neydi?
İnsan; başka bir insanın üşüdüğünü fark edendi.
İnsan; “bana ne” demek yerine bir an durup düşünebilendi.
İnsan; görüp susmamayı seçendi.
Ama hayat bize susmayı öğretti. Görüp alışmayı öğretti. Alıştıkça normalleşti.
Normalleştikçe içimizdeki o çocuk sustu. Belki de o sabah içimdeki çocuksu özlem, susan o çocuğun yeniden konuşma çabasıydı.
Şehir ışıklarla doluydu ama bazı karanlıklar hiç aydınlanmıyordu. Işık penceredeydi ama vicdanda değildi.
Biz görmek istediğimiz şeylere o kadar odaklandık ki gözümüzün önündeki gerçeği seçemez olduk.Belki mesele dünyayı değiştirmek değil.
Belki mesele bir insanı gerçekten görmek.
Bir bakış.
Bir selam.
Bir küçük destek.
Ya da sadece ön yargısız bir kalp.
O sabah şunu anladım: İçimdeki o özlem, kaybolan merhamete duyulan özlemdi. Ve merhamet, insanın en sessiz ama en güçlü yanıdır.
Zaman yine akıyor.
Şehir yine ışıklı.
Çocuklar yine yürüyor.
Ama belki bu yazıyı okuduktan sonra, bir dahaki sabah pencereden baktığında biraz daha dikkatli bakarsın. Belki bir an durur, gerçekten görürsün.Belki de insanlık tam orada başlar.
Bir anlık fark edişte.
Yorumlar
Yorum Gönder