Kayıtlar

Kendi Işığın Ol

Resim
Kendi Işığın Ol Anlatmak ister insan; suskunluğunu, umudunu, bekleyişini… Dağlara haykırmak, dillerde dolaştırmak, “Ya ben bunu istiyorum!” diye bağırmak ister bazen. Lakin hayat, insanı susmaya mahkûm ediyor. Çevrenin gereksiz sözleri ve torba değil ya milletin o ağzından çıkan sözlere dikkat eden bizler… İşte o zaman kaybederiz. Millet dediğimiz kim? Ne sağır herkesin bencilliği, ne de kendi içindeki duygular… Kendi sözlerine önem veren kişileri takmak ya da muhabbetlerini dinlemek, işte o zaman kaybediyoruz. Hayat bizim, oyun bizim, kural bizim; istediğimiz gibi oynamak lazım. Yoksa çekilmeyecek bir dönem ve çekilmeyecek bir hayat ile yüzleşiriz. İnsanların görüşlerini, sözlerini hep ikinci plana değil, hiç dinlememeyi öğrenin. Sen konuştuğun sözlerin farkında ol, kendine hâkim ol, yoluna devam et. İstekleri, arzuları takma; kendi istek ve arzularına önem ver. Bencillik değil bu, sadece kendi duygu ve düşüncelerine önem vermek, kendi hayatını düzene koymaya çalışmaktır. ...

Aynadaki Gerçek

Resim
Aynadaki Gerçek Sokakta kavgalar olur… İnsanlar bir köşede, masum bakışların ardına saklanmış halde birbirini izler. Kimse bir şey söylemez, kimse gerçekten karışmaz. Ama o bakışların altında fırtınalar kopar. Dile gelmeyen sözler vardır; yasaklı duygular, gizli aşklar, saklanan sevdalar… Ve belki de en ağır olanı: söylenememiş itiraflar. Yanlışlar, hatalar, pişmanlıklar… Hepsi insanın içinde birikir, büyür ve sessizce ağırlaşır. İnsan çoğu zaman başkalarına anlatamadıklarını kendinden bile saklar. Çünkü yüzleşmek zordur. Çünkü kabul etmek, kaçmaktan daha fazla cesaret ister. O yüzden insanlar susar, görmezden gelir, unuttuğunu sanır. Ama hiçbir duygu gerçekten kaybolmaz. Sadece derinlere iner, zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkmak için bekler. Peki insan, gerçekten insan olduğunu ne zaman anlar biliyor musun? Aynanın karşısına geçip kendine baktığında… Ama öyle sıradan bir bakış değil bu. Kaçmadan, saklanmadan, kendine yalan söylemeden baktığında. Gözlerinin içine bakıp ...

Işıklı Pencereler ve Görmediğimiz Çocuklar

Resim
Sabahın altısında uyandım. Ezan çoktan okunmuştu. Şehir hâlâ ayaktaydı; ışıklar sönmemiş, arabalar aceleyle birbirini kovalamaya devam ediyordu.  Gökyüzü tam aydınlanmamıştı ama karanlık da değildi. İnsan ruhu gibi… Ne tam gece, ne tam sabah. İçimde garip bir his vardı. Çocuksu bir özlem.Adını koyamadığım, kelimelere sığdıramadığım bir şey. Kendi kendime sordum: “Ne özlüyorsun?” Bir insan bazen neyi özlediğini bilmeden özler mi?Evet, bilmeden de özlenir. Çünkü bazı hislerin adı yoktur; sadece kalpte bir ağırlık, gözde hafif bir buğu olarak dururlar. Zaman su gibi akıp giderken, ben ellerimle o suyu tutmaya çalışmışım sanki.  Tutamamışım. Avuçlarımın arasından kayıp giden şey sadece zaman değilmiş; belki de eski bir saflık, eski bir duyarlılık, eski bir “biz” duygusuymuş Pencereden dışarı baktım. Şehrin her yanı ışıklarla doluydu. Işık çoktu ama içim nedense aydınlık değildi.  Uğuldayarak geçen arabalar, bir yerlere yetişme telaşındaki insanlar… Herkes ya geç k...

Aynaya Bakma Cesareti: Hayatının Direksiyonuna Geçme Zamanı

Resim
İnsan hayatı boyunca o kadar çok şeyin peşinden koşuyor ki... Mutluluk diyor, başarı diyor, huzur diyor... Ama nedense o ilk adımı atmaya bir türlü cesaret edemiyor. Çünkü o adım, insanın canını yakan o meşhur "kendine dönme" meselesi. Hepimiz bir şeyler ters gittiğinde hemen parmağımızı dışarı uzatıyoruz; şartlar kötüydü diyoruz, insanlar anlayışsızdı, ailem arkamda durmadı, zaman yetmedi... Parmaklarımız hep başkasını suçlamaya o kadar alışmış ki, o sırada diğer üç parmağın kendimize dönük olduğunu fark etmiyoruz bile. ​Aslında biliyor musun, hayatımızdaki sonuçların çoğu bizim o sessiz seçimlerimizin ürünü. Seçimlerimizi ise o hiç susturamadığımız düşüncelerimiz doğuruyor. Eğer içerideki o kafa yapısı değişmezse, dışarıdaki manzara da asla değişmiyor. Yani değişim dediğin şey ne iş değiştirmekle olur ne şehir ne de sevgili... Her şey önce o zihinde başlar; zihindir sana bazen yol olan, bazen de koca bir duvar. ​İstiyoruz, evet. Çok şey istiyoruz ama bedel öde...

Mutluluk Aranacak Bir Şey Değil

Resim
Mutluluk… Hep bir yerde bizi bekliyormuş gibi yaşadık. Bir gün olacak bir şeyde, bir insanda, bir başarıda saklı sandık. “Şu olsun mutlu olacağım.” “Bunu başarınca huzur bulacağım.” “Hayat biraz düzene girsin, o zaman rahatlayacağım.” Koştuk, erteledik, bekledik. Ve çoğu zaman fark etmeden bugünü harcadık. Oysa belki de mutluluk hiç kaybolmadı. Biz sadece bulunduğumuz anın içinden aceleyle geçip gittik. Bir sabah düşün… Gözlerini ilk ışıklarla açıyorsun. Hava berrak. Pencerenin arasından içeri süzülen aydınlık, odanın duvarına yumuşak bir gölge bırakıyor. Kuşların sesi uzaktan, hafif ama canlı. O an hiçbir şey olmamış olabilir. Hayatın bütün sorunları hâlâ yerinde duruyor olabilir. Ama yine de o anın içinde bir dinginlik vardır. Biraz daha yatakta kalırsın. Tavana bakarsın. Derin bir nefes alırsın. Ve fark edersin: Yaşıyorsun. Sonra kalkarsın. Yüzünü yıkarken suyun serinliği uykunu alır, ama aynı zamanda içini de ferahlatır. Kahvaltı sofrasına oturursun. Sıradan gibi görüne...

Hayatın Akışı ve Kendi Yolunu Yürümek

Resim
Biz kendimize amacsız bir hayat öğrettik. Hiçbir şey yapmadan gelip geçeceğiz, ama içimizde bir huzur kaplıyor gibi görünüyor; anlam veremiyoruz. Oysa insan dediğin şey, başarmak için çabalar, hayatını değiştirmek için mücadele eder. İçinde farkında olduğu hayatı yaşamak için savaşır. Ama biz ne yapıyoruz? Sadece oturuyor, zamanın akıp gitmesini bekliyoruz. Zaman, su gibi akıp geçiyor; biz ise o zaman içinde kendimizi ve hayatımızı yakıyoruz. Çünkü hiçbir çaba göstermiyoruz; hayatımızı daha düzenli, daha başarılı hâle getirmek için adım atmıyoruz. Psikolojide “atalet” diye bir kavram var. Çoğu kişi bunun farkında değil. Atalet; amacı için harekete geçmemek, harekete geçse de başladığı işi bitirmemek veya çalışırken çok yavaş hareket etmek demek. Biz tam da bunu yaşıyoruz. Ümitsiz canlılar gibi hayatı izliyoruz; elimizden sadece izlemek geliyor ve farkında bile değiliz. Ama içimizde bunu atlatacak güç var. Sadece harekete geçmeli ve bezginlik, yılgınlık gibi duyguları beslem...

Ruhun Yorulması ve Öğrenilmiş Çaresizliğe Başkaldırı

Resim
Ruh bazen beden kadar görünür şekilde yorulmaz; ama en ağır yükü yine o taşır. Bu yazı, içimize fark etmeden yerleştirilen sınırları sorgulamanın ve öğrenilmiş çaresizliğe karşı ayağa kalkmanın hikâyesidir. Çünkü insan en çok vazgeçtiği yerde kaybeder, en çok direndiği yerde yeniden doğar. ​İnsan çoğu zaman "Çok yoruldum" derken bedensel bir bitkinlikten bahsetmez; bu, zihnine ve ruhuna ilmek ilmek işlenmiş o ağır yükün sesidir. Hayat bize en çok "öğrenilmiş çaresizliği" öğretti. "Bak, iki kere denedin olmadı, artık bırak" diyen o sinsi ses, zihnimizin en karanlık köşelerine bir mühür gibi vuruldu. Biz farkında olmadan, ruhumuzun derinliklerine o çaresizliği ektiler. ​Yol aradık, önümüzü kapattılar; ışık aradık, söndürmeye çalışanlarla doldu etrafımız. ​Sana bu çaresizliği iliklerine kadar hissettiren o sisteme, o "yapamazsın" diyen seslere karşı bir inat başlatma zamanı. Ruhunu yorma; çünkü ruh yorulunca pes edersin. Bu hayat za...