Aynadaki Gerçek
Aynadaki Gerçek
Sokakta kavgalar olur… İnsanlar bir köşede, masum bakışların ardına saklanmış halde birbirini izler. Kimse bir şey söylemez, kimse gerçekten karışmaz. Ama o bakışların altında fırtınalar kopar. Dile gelmeyen sözler vardır; yasaklı duygular, gizli aşklar, saklanan sevdalar… Ve belki de en ağır olanı: söylenememiş itiraflar. Yanlışlar, hatalar, pişmanlıklar… Hepsi insanın içinde birikir, büyür ve sessizce ağırlaşır.
İnsan çoğu zaman başkalarına anlatamadıklarını kendinden bile saklar. Çünkü yüzleşmek zordur. Çünkü kabul etmek, kaçmaktan daha fazla cesaret ister. O yüzden insanlar susar, görmezden gelir, unuttuğunu sanır. Ama hiçbir duygu gerçekten kaybolmaz. Sadece derinlere iner, zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkmak için bekler.
Peki insan, gerçekten insan olduğunu ne zaman anlar biliyor musun? Aynanın karşısına geçip kendine baktığında… Ama öyle sıradan bir bakış değil bu. Kaçmadan, saklanmadan, kendine yalan söylemeden baktığında. Gözlerinin içine bakıp “Evet, bu benim hatam” diyebildiğinde. İşte o an başlar gerçek değişim. Çünkü insan olmak; kusursuz olmak değil, kusurlarını kabul edebilmektir. Kendini inkâr etmek değil, kendini tanımaktır.
Hayatta yürüdüğün yol seni şekillendirir. Ama o yolda kiminle yürüdüğün de en az yol kadar önemlidir. Nankör insanlarla yürürsen, zamanla nankörlüğe alışır, onu normal sanarsın. Sürekli şikâyet edenlerle birlikte olursan, sen de hayatın güzelliklerini görmez hale gelirsin. Ama doğru insanlarla yürürsen, onların doğruluğu sana da bulaşır. İnsan fark etmeden dönüşür. İşte bu yüzden bazen en büyük karar, hangi yolu seçeceğin değil; o yolda kimin yanında duracağına karar vermektir.
Hayat kaçmakla yaşanmaz. Kaçtıkça büyür korkular, kaçtıkça ağırlaşır yükler. Görmezden geldiğin her şey, bir gün karşına daha güçlü çıkar. Hayat, yüzleşebildiğin kadar hafifler. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkuya rağmen yürüyebilmektir. “Ben dertlerin babasıyım” deyip köşeye çekilmek kolaydır. Ama asıl mesele, “Bu dert beni boğar mı?” diye korkarken bile ayağa kalkabilmektir. Çünkü insan en çok düştüğünde değil, düştüğü yerden kalkmayı reddettiğinde kaybeder.
Bazen insan kendini bir odaya kapatır. Kapıyı kimse kilitlememiştir aslında ama o çıkmaz. Kendi düşüncelerine, korkularına, pişmanlıklarına hapsolur. O oda karanlık değildir başta… Ama zamanla karanlıklaşır. Çünkü insan ışığı içeri almamaya başlar. Oysa bir gün başını kaldırıp gökyüzüne baksa… İçindeki o saf duyguyu hatırlasa… Aynaya bakıp “Bu benim ve ben değişebilirim” diyebilse… İşte o an kırılır o görünmez zincirler. Çünkü ışık seni bulmaz aslında; sen ışığa yürümeye karar verdiğinde her şey değişir.
Sen kaybetmeye mahkûm değilsin. Sadece bazen kendini kaybetmeye yaklaşmış olabilirsin. Bu, herkesin başına gelir. Önemli olan kaybolmak değil; geri dönmeyi seçmektir. İnsan bazen kendine yabancılaşır. Aynaya baktığında gördüğü kişiyle bağını kaybeder. Ama o bağ tamamen kopmaz. İçinde her zaman küçük bir parça kalır… Sana seni hatırlatan bir parça. İşte o parça, en karanlık anlarda bile sönmeyen ışıktır.
Kendi karanlığında bir ışık yak. Başkalarının seni kurtarmasını bekleme. Çünkü kimse seni, senin kurtarabileceğin kadar kurtaramaz. Kendine yol ol. Kendi içinden geç, kendi yaralarını gör, kendi gerçeklerinle yüzleş. Acıtır belki… Ama iyileşmek de zaten biraz acıtır.
Masumiyetine sahip çık. Bu dünya bazen insanı sertleştirir, kirletir, değiştirmeye çalışır. Sana “böyle olmalısın” der, seni kalıplara sokmak ister. Ama içindeki o saf, o gerçek “sen” var ya… İşte en değerli olan o. Onu kaybetmezsen, hiçbir şey seni gerçekten kaybettiremez. Çünkü insanın en büyük gücü, kendisi olabilmesidir.
Ve unutma…
İnsan, kendine doğru yürüdüğü sürece asla kaybolmaz.
Yavaş olabilir, zor olabilir, yorucu olabilir…
Ama her adımda biraz daha kendine yaklaşırsın.
Ve bir gün aynaya baktığında…
Artık kaçmak istemediğin biri olursun.
Yorumlar
Yorum Gönder